Esquire Theme by Matthew Buchanan
Social icons by Tim van Damme

19

Dec

Yasasin yilbasi! (Taken with instagram)

Yasasin yilbasi! (Taken with instagram)

30

Nov

Angry Birds Peace Treaty - Emre sağolsun, bugün tekrar tekrar seyredip güldüm buna :)

haha yazık :)

15

Nov

Global inovasyonda videonun gücü

Spordayken makineye iPod/iPhone’u takıp ekranda kendi videolarımı seyredebilme olayının hastasıyım. Bu süper icat sayesinde hem normalde zaman bulup da izleyemediğim TED video podcast’leri izleme fırsatını buluyor, hem de zamanın nasıl geçtiğini anlamadan programımı bitirmiş oluyorum.

TED konuşmalarının hepsi birbirinden enteresan oluyor, ama bugün izlediğim konuşma hem içerik hem de final açısından beni çok etkiledi, dolayısıyla buradan da paylaşmak istedim.

Konuşmacı, TED’in sahibi ve küratorü Chris Anderson.  

"How Video Powers Global Innovation" adlı konuşmasında, internete yüklenen videoların dünya çapında danstan bilime birçok alanda inovasyona güç verdiğinden bahseden Anderson, birbirinin videolarını izleyen insanların videoda yer alan içerikten daha iyisini yaparak tekrar internete yüklemek veya videoyu yapan kişiye destek vermek suretiyle o alandaki inovasyon sürecini hızlandırdığını anlatıyor. Bu hızlandırılmış inovasyon sürecine "Crowd Accelerated Innovation" ismini veren Anderson, deneylerini uzun bilimsel dokümanlar yerine videolar aracılığıyla birbirleriyle paylaşan bilim adamları sayesinde bilim alanındaki gelişmelerin de gitgide hız kazanacağını öngörüyor.

Konuşmanın sonu ise gerçekten etkileyici, ama en iyisi benden dinlemek yerine videoyu izlemeniz:



11

Nov

McKinsey’den pazarlamacılara mecra yönetimi önerileri

McKinsey bu ay, pazarlama dünyasında oluşan yeni mecraları ve markaların bu mecraları iyi yönetebilmek için neler yapması gerektiğini anlatan bir makale yayınladı. "Beyond Paid Media: Marketing’s New Vocabulary" adlı makalede yer alan ana mesajları aşağıda bulabilir, ilginizi çekerse buradan makalenin tümünü okuyabilirsiniz.

McKinsey’nin tespitine göre artık "markaların sahip olduğu" ve "satın aldığı" mecraların yanısıra üç yeni mecra türü daha oluşmuş durumda: "marka tarafından hakedilen", "marka tarafından satılan" ve "tüketici tarafından rehin alınmış" mecralar. Makalede anlatılan tüm mecraları birkaç örnekle açıklamak gerekirse:

  • Markanın satın aldığı mecralar: TV reklamları, gazete ve dergil ilanları, web banner’lar ve outdoor reklamlar gibi geleneksel mecralar.
  • Markanın sahip olduğu mecralar: Kataloglar, web siteleri, Facebook fan sayfaları, e-mail ve müşteri veritabanları, mağazalar.
  • Marka tarafından hakedilen mecralar: Satın aldığı bir ürünü çok beğenerek kullanan bir tüketicinin ürünü arkadaşlarına kendi isteğiyle tanıtması.
  • Marka tarafından satılan mecralar: Bir markanın kendi web sitesine başka markalardan / sitelerden reklam alması.
  • Tüketici tarafından rehin alınan mecralar: Facebook gibi platformlarda marka aleyhine kamuoyu yaratılması ya da tüketiciler tarafından markaya ait reklam ve ilanların (çoğunlukla küçük düşürücü ya da alaycı bir şekilde) değiştirilip dağıtılması.

Pazarlamacıların başarılı olmak için tüketicilerin satın alma kararı verirken bu farklı mecralarla nasıl etkileşimlerde bulunduğunu çok iyi anlıyor olmaları gerektiğini belirten McKinsey, bu yeni düzende pazarlamacılar için dört öncelik belirlemiş:

  • Her mecranın rolü hakkında stratejik düşünün: Örneğin satın aldığınız mecraları, tüketicilerinizi sahip olduğunuz mecralara yönlendirmek için kullanabilirsiniz.
  • Zamanınızı ve kaynaklarınızı nasıl dağıttığınızı gözden geçirin: Sahip olduğunuz mecraları yönetmek zaman, sabır ve ilgi ister. Mecranızın başarılı olması için trafik yaratacak programlar, taze içerik ve iyi bir tasarımın yanısıra odaklı yönetim, yeterli bütçe ve uygun performans ölçümleme araçlarının kullanılması da kritiktir.
  • Net bir community / sosyal ağ stratejisi geliştirin: Markanıza karşı oluşabilecek tepki veya saldırıları nasıl yöneteceğinize dair için herkes tarafından mutabık kalınmış prensipleriniz ve pazarlama, halkla ilişkiler, hukuk ve diğer departmanlarınızı koordine ederek hareket edebilecek tecrübeli bir sosyal mecra yöneticiniz olmalıdır. Zira bu tip saldırılar karşısında tepkisiz kalmanın ya da yanlış tepkiler vermenin size maliyeti düşündüğünüzden çok dada büyük olabilir.
  • Pazarlamayı hem sanat hem de bilim olarak görün: İletişiminizde yaratıcılığın gücünü kullanın, ama data ve teknolojinin desteğini de arkanıza almayı unutmayın. Kalite standartlarınızı tanımlayın ve sunduğunuz kalite seviyesini sürekli ölçümleyin, riskleri azaltarak yönetin.

Makalenin son mesajı ise şu: iletişim mecralarının çoğalması markalara, tüketicileriyle etkileşimi arttırıp ilişkiyi derinleştirmek adına birçok yeni araç sunuyor. Ancak bir marka olarak bu alanlardaki büyük beklentileri karşılamak için de iş yapma şeklinizi, koordinasyon kabiliyetinizi, hızınızı ve performansınızı yepyeni bir odak ile gözden geçiriyor olmanız şart.

09

Nov

I’m with Coco!

Conan O’Brien kesinlikle bu sene sosyal medyayı en başarılı şekilde kullanan ünlülerden biri. Yılın başında televizyon programının iptal edilmesinin ardından O’Brien sosyal medyadaki kimliğini öyle iyi yönetti ki, aynı yıl içinde kaybettiği işini geri kazanmakla kalmadı, televizyon dünyasına dönüş yaptığında bıraktığından çok daha büyük bir hayran kitlesine sahipti.

Hikayenin geçmişi kısaca şöyle: The Tonight Show, NBC’de 1954’ten beri saat 23:30 civarında yayınlanmakta bir talk show, 1987’den beri de sunucusu Jay Leno idi. 1993 yılından itibaren ise, Jay Leno’nun programını Late Night with Conan O’Brien takip etmeye başladı. On yıllık bir süre içinde güçlü bir izleyici kitlesine ulaşan Conan O’Brien’ı başka bir kanala kaybetmekten korkan NBC, 2004 yılında bir duyuru yaptı ve 2009’da O’Brien’ın Tonight Show’u Jay Leno’dan devralacağını duyurdu.

Gelelim 2009 yılına. Conan Tonight Show’u devraldı, ama NBC Leno’dan da vazgeçemeyip ona da normalde hiç talk show yayınlanmayan bir saatte, saat 22:00’de bir program verdi. Velhasıl daha önce hiç denenmemiş olan bu saat Leno’ya yaramadı, rating’ler düştükçe düştü ve sonunda işin faturası Conan O’Brien’a kesildi. 5 aylık bir spekülasyon döneminin sonunda NBC Tonight Show’u Jay Leno’ya geri verdi ve bir sonraki saat araligini kabul etmeyen O’Brien ile kontratını bitirdi. 45 milyon dolar tazminat alan Conan O’Brien ise 22 Ocak’ta son defa Tonight Show’u sunarak NBC’den ayrıldı.

Fakat işin enteresan yanı, bu süreçte Conan’ın mağdur olduğunu gören bir kitlenin internette "I’m with Coco" hareketini başlatması oldu. Ocak ayında Facebook’ta kurulan grup, hızla büyüyerek kısa sürede 500 bin üyeyi geçti. Bundan cesaretlenen Conan O’Brien, Şubat ayında bir Twitter hesabı açtı ve hayranlarıyla buradan iletişime başladı. Nisan ayında çıktığı "Legally Prohibited from Being Funny on Television" turnesini hem buradan tanıttı, hem de TeamCoco.com adresinden turnenin sahne arkasını, resimlerini ve paralelde YouTube’a da koyduğu videoları yayınlamaya başladı.

Conan O’Brien’ın sosyal mecraları kullanarak edindiği takipçi kitlesi özellikle gençliğe hitap etmeye çalışan TBS kanalının gözünden kaçmadı ve O’Brien yine Nisan ayında internetten takipçilerine, Kasım’da TBS’te başlayacak olan programının müjdesini verdi. 6 ay boyunca Facebook, Twitter, TeamCoco.com ve YouTube üzerinden sürdürülen promosyon kampanyası, belki de şimdiye kadar yapılmış en yaratıcı Foursquare kampanyası ile sona erdi: Ekim ayında ABD semalarında gezen turuncu Conan zeplinini görenler, Foursquare üzerinden Conan Blimp’e check-in yapıp Conan badge’i kazandılar.



"Conan" adlı program ilk kez dün gece TBS’te yayınlandı ve ilk gecesinde bu kanal için ciddi bir kitleye, yaş ortalamalası 30 olan 4.2 milyon izleyiciye ulaştı. O’Brien’ın ise şu anda Facebook’ta 1 milyondan fazla, Twitter’da 2 milyona yakın, YouTube’da ise 8 milyon takipçisi var.

O’Brien’ın işine son verildiği dönemde oluşan kamuoyu, kendisinin sessiz kalması durumunda muhtemelen birkaç ay içinde yerini yeni konulara bırakacak ve Conan O’Brien da yayın hayatına fiyaskoyla son verilmiş bir kişilik olarak televizyon tarihine gömülecekti. O ise tam tersine, bu ivmeden faydalanıp kitlelere ulaşabileceği platformları son derece etkili bir şekilde kullanarak, küllerinden doğmayı ve hakikaten muhteşem bir dönüş yapmayı başardı.

Sanıyorum bu hikaye, günümüzde sosyal medyanın ulaştığı gücü en iyi gösteren vakalardan biri, aynı zamanda da sosyal medyanın geleneksel medyayı nasıl yönlendirmeye ve şekillendirmeye başladığının harika bir örneği. Sonuçlara da bakıldığında herhalde kimse, Conan O’Brien’ın 9 ay süren bu “kampanyası” ile Fast Company tarafından kendisine verilen "Sosyal Medyanın Kralı" ünvanını fazlasıyla hakettiğini inkar edemez :)

Kıssadan hisse: Hala Twitter’dan birbirine laf atarak gündeme gelmeye çalışan ünlülerimizin öğrenmesi gereken çok ama çok şey var. 

08

Nov

0 plays Get

:)

07

Nov

Gap’in logo fiyaskosu

Bir önceki yazıda Gap’in sosyal mecraları kullanarak yürüttüğü başarılı kampanyalardan bahsettim ama esasında Gap bu mecralardan hem de pozitif hem de negatif anlamda nasibini almış bir marka. Şimdi gelelim negatif kısmına.

Gap daha birkaç ay önce New Coke fiyaskosunun 2000’ler versiyonunu, üstelik artık internet diye bir şey olmasından dolayı çok daha beterini yaşadı. Yirmi yıldan uzun zamandır kullandıkları ve artık kültürel bir ikon haline gelmiş olan Gap logosunun yerine, yeni (ve tasarım açısından da oldukça zayıf) bir logo lanse ettiklerinde bir anda ortalık birbirine girdi. Logoyu beğenmeyen binlerce kişi Gap’in Facebook sayfasına hücum edip logoyu acımazsızca eleştirdi, Twitter’da ise kişisel hesaplardan yazılanların yanısıra sırf bu logoyu protesto etmek için yeni hesaplar açıldı. Sonuç olarak 8 Ekim’de lanse edilen logo, 12 Ekim’de Gap tarafından bir basın bülteni ile geri çekildi.

Gap kadar sosyal mecralarda aktif bir markanın, bugüne kadar oluşturduğu geniş community’nin gücünü arkasına almadan ve en azından bu mecralarda oluşacak tepkileri hesaplamaksızın yeni bir logoyu ortaya atmış olması hakikaten şaşırtıcı. Bundan sonraki yıllarda pazarlama derslerinde vaka olarak okutulacağını tahmin ettiğim bu olay internette o kadar fazla yazılıp çizilmiş ki, bugün Google’da "logo fiasco" yazdığınızda gelen tüm sonuçlar Gap ile alakalı.

Gelelim işin “kriz yönetimi” kısmına. Gap’in sadece başına gelenler değil, tepkiler karşısında gösterdiği mütevazi yaklaşım ve “bir hata ettik, affedin” tavrı da diğer şirketlere örnek olmalı diye düşünüyorum. Yayınladıkları basın bülteninde bu süreçten çok şey öğrendiklerini, bu işi doğru şekilde yapmadıklarının net olduğunu ve online community’leri ile etkileşime girme fırsatını atladıklarını itiraf eden şirket, bülteni Facebook sayfasından da şu yorumlarla paylaştı: “Ok. Yeni logoyu beğenmediğinizi net bir şekilde duyduk. Geribildirimlerden çok şey öğrendik. Markamız ve müşterilerimiz için sadece en iyisini istiyoruz, dolayısıyla mavi kutulu logoyu bu akşam geri getiriyoruz.”

Sonuç olarak bilindik logo geri geldi, ortalık yatıştı, olay birkaç gün sonra gündemden düştü. Bu süreçte Gap’in bu işi sırf PR etkisi için yaptığını iddia edenler de oldu ama Gap’in amacı “bakın gördünüz mü, sizi dinliyoruz” etkisi yaratmak olsaydı daha en baştan logoyu oylamaya açarak bunu yapabilirlerdi diye düşünüyorum.

Bunları yazarken aklıma gelen ve hakikaten takdirle andığım bir kampanyadan da bahsetmeden geçmeyeyim. Taaa 2006 senesi idi - taaa diyorum çünkü Facebook’un Türkiye’de popüler olması bile 2007’dir, yani o zaman böyle bir “sosyal medya etkisi” kavramı yoktu ortalıkta. İDO ve İBB, "Haydi İstanbul Vapurunu Seç" kampanyası ile İstanbul’da yaşayanlara yeni şehir hatları vapurları için seçilecek modelleri oylayarak belirleme şansını sunmuştu. Üstelik internete giremeyenler iskelelerde, metro duraklarında ve bazı alışveriş merkezlerinde de oy verebiliyorlardı. Bu kampanyada 370 bin kişi oy vermiş ve sonuçta %41 oyla 4 numaralı model seçilmiş, bunu da şimdi internetten araştırınca öğrendim. Bugün sosyal mecraları ve internetin gücünü doğru kullanan Türk markaları olduğunu inkar edemeyiz tabi ki, ama özellikle Gap’in 2010 yılında yaşadığı bu fiyaskoyu da göz önüne alınca, İDO ve İBB’nin 2006’da düzenlediği bu kampanyanın ne kadar vizyoner bir hamle olduğunu itiraf etmek şart.


Gap’in logo fiyaskosu

Bir önceki yazıda Gap’in sosyal mecraları kullanarak yürüttüğü başarılı kampanyalardan bahsettim ama esasında Gap bu mecralardan hem de pozitif hem de negatif anlamda nasibini almış bir marka. Şimdi gelelim negatif kısmına.

Gap daha birkaç ay önce New Coke fiyaskosunun 2000’ler versiyonunu, üstelik artık internet diye bir şey olmasından dolayı çok daha beterini yaşadı. Yirmi yıldan uzun zamandır kullandıkları ve artık kültürel bir ikon haline gelmiş olan Gap logosunun yerine, yeni (ve tasarım açısından da oldukça zayıf) bir logo lanse ettiklerinde bir anda ortalık birbirine girdi. Logoyu beğenmeyen binlerce kişi Gap’in Facebook sayfasına hücum edip logoyu acımazsızca eleştirdi, Twitter’da ise kişisel hesaplardan yazılanların yanısıra sırf bu logoyu protesto etmek için yeni hesaplar açıldı. Sonuç olarak 8 Ekim’de lanse edilen logo, 12 Ekim’de Gap tarafından bir basın bülteni ile geri çekildi.

Gap kadar sosyal mecralarda aktif bir markanın, bugüne kadar oluşturduğu geniş community’nin gücünü arkasına almadan ve en azından bu mecralarda oluşacak tepkileri hesaplamaksızın yeni bir logoyu ortaya atmış olması hakikaten şaşırtıcı. Bundan sonraki yıllarda pazarlama derslerinde vaka olarak okutulacağını tahmin ettiğim bu olay internette o kadar fazla yazılıp çizilmiş ki, bugün Google’da "logo fiasco" yazdığınızda gelen tüm sonuçlar Gap ile alakalı.

Gelelim işin “kriz yönetimi” kısmına. Gap’in sadece başına gelenler değil, tepkiler karşısında gösterdiği mütevazi yaklaşım ve “bir hata ettik, affedin” tavrı da diğer şirketlere örnek olmalı diye düşünüyorum. Yayınladıkları basın bülteninde bu süreçten çok şey öğrendiklerini, bu işi doğru şekilde yapmadıklarının net olduğunu ve online community’leri ile etkileşime girme fırsatını atladıklarını itiraf eden şirket, bülteni Facebook sayfasından da şu yorumlarla paylaştı: “Ok. Yeni logoyu beğenmediğinizi net bir şekilde duyduk. Geribildirimlerden çok şey öğrendik. Markamız ve müşterilerimiz için sadece en iyisini istiyoruz, dolayısıyla mavi kutulu logoyu bu akşam geri getiriyoruz.”

Sonuç olarak bilindik logo geri geldi, ortalık yatıştı, olay birkaç gün sonra gündemden düştü. Bu süreçte Gap’in bu işi sırf PR etkisi için yaptığını iddia edenler de oldu ama Gap’in amacı “bakın gördünüz mü, sizi dinliyoruz” etkisi yaratmak olsaydı daha en baştan logoyu oylamaya açarak bunu yapabilirlerdi diye düşünüyorum.

Bunları yazarken aklıma gelen ve hakikaten takdirle andığım bir kampanyadan da bahsetmeden geçmeyeyim. Taaa 2006 senesi idi - taaa diyorum çünkü Facebook’un Türkiye’de popüler olması bile 2007’dir, yani o zaman böyle bir “sosyal medya etkisi” kavramı yoktu ortalıkta. İDO ve İBB, "Haydi İstanbul Vapurunu Seç" kampanyası ile İstanbul’da yaşayanlara yeni şehir hatları vapurları için seçilecek modelleri oylayarak belirleme şansını sunmuştu. Üstelik internete giremeyenler iskelelerde, metro duraklarında ve bazı alışveriş merkezlerinde de oy verebiliyorlardı. Bu kampanyada 370 bin kişi oy vermiş ve sonuçta %41 oyla 4 numaralı model seçilmiş, bunu da şimdi internetten araştırınca öğrendim. Bugün sosyal mecraları ve internetin gücünü doğru kullanan Türk markaları olduğunu inkar edemeyiz tabi ki, ama özellikle Gap’in 2010 yılında yaşadığı bu fiyaskoyu da göz önüne alınca, İDO ve İBB’nin 2006’da düzenlediği bu kampanyanın ne kadar vizyoner bir hamle olduğunu itiraf etmek şart.
 

05

Nov

Tüketici artık “sosyal”

Aylardır blogumu ihmal ediyor, yazmak istediklerimi sürekli bir kenara not etmeme rağmen yazma aktivitesini erteleyip duruyordum… Nitekim bugün Fast Company’de okuduğum, Brian Solis tarafından hazırlanmış "The Dawn of the Social Consumer" adlı yazı o kadar hoşuma gitti ki, hiç bekletmeden paylaşmak istedim.

Solis’in yazısından çıkan ana fikir artık tüketicilerin “sosyal tüketici” haline geldiği ve “sosyal ticaret” döneminin başladığı. Markaların artık günümüzde başarılı olmak için sosyal araçları alışveriş tecrübesine dahil etmeleri gerektiğini anlatan Solis, bu işi iyi yapan bazı markalardan da örnekler vermiş. Ben aşağıda bir özetini yorumlarımla iletiyorum, tamamını okumak isteyenler için ise yazı burada.

Artık tüketicilerin markalarla etkileşime girmesini sağlayan bir çok mecra var. Internet, sosyal ağlar, Foursquare gibi lokasyon bazlı uygulamalar sayesinde tüketici ile marka arasında kurulan bağın zamanla değeri artıyor ve bu etkileşimler hem tüketiciye hem de markaya fayda sağlamaya başlıyor. Marka ile sosyalleşen ve bunu farklı mecralardan duyuran tüketiciler ise artık bu etkileşimler ve markaya sağladıkları fayda karşılığında ödüllendirilmeyi bekliyorlar.

Gap bu işi güzel yapan markalardan biri. Yazın yaptıkları 1 günlük kampanyada mağazaya Foursquare ile check-in yapan veya Facebook’taki davetiyenin çıktısını yanında götüren müşterilere %25 indirim verdiler. Belli ki Gap böyle bir indirimin, sosyal ağlarda yaratacağı pozitif algı etkisinin karşısında önemli bir maliyet olmadığına inanıyor. Bu da sosyal mecralardaki “kulaktan-kulağa” etkisinin artık bir para birimi haline geldiğini gösteriyor.

Eskiden mobil pazarlama konuşurken, müşteriye mağazanın önünden geçerken SMS ile promosyon göndermekten bahsederdik. Tabi o zamanlar ne iPhone vardı, ne de şu anki gibi bir uygulama dünyası. O günlerde müşteri için kafamızda biçtiğimiz daha pasif bir roldü: müşteri promosyon mesajları almayı kabul eder, ama promosyonun verilip verilmeyeceği, ya da ne zaman, nerede verileceği markaya bağlıdır. Müşteri aktif olarak promosyon arayamaz, hak iddia edemez. Velhasıl geldiğimiz noktada özellikle bu Foursquare kampanyaları ya da Shopkick gibi uygulamalar sayesinde müşteri belli bir mağazaya gelerek, orada herhangi bir promosyon olup olmadığını sorgulayabilir, hatta sırf oraya geldiği için promosyonu hak ettiğini düşünür hale geldi.

Yazıda da anlatılan Shopkick, enteresan bir uygulama. Kullanıcı Foursquare’de olduğu gibi mağazaya check-in yapmakla kalmıyor, mağazaya geldiği için puan kazanıyor ve telefonuyla barkodları tarayarak ürünlere özel promosyonları öğrenebiliyor. Mağazaya yerleştirilen vericiler sayesinde marka kullanıcının mağazanın tam neresinde olduğunu tespit edip onları mağazadaki özel indirim ve promosyonlara yönlendirebiliyor. Bu uygulamayı başarılı bir şekilde kullanan bir marka için kazanç büyük: bilinçli bir tüketiciyi mağazasının içine çekmekle kalmıyor, mağazada vakit geçirip ürünleri teker teker incelemesini sağlıyor.

Solis’in yazısında değindiği bir diğer konu da, tüketicilerin yaptıkları alışverişleri sosyal ağlarda paylaşma eğilimi. Bu eğilime hitap eden sitelerin başında Blippy geliyor. Blippy hesabınızı iTunes, Best Buy, Zappos, Groupon gibi sitelerdeki hesabınıza veya herhangi bir kredi kartınıza bağlayarak istediğiniz alışverişlerinizin profilinizde görünmesini, satın aldığınız şey hakkında sizin ve başkalarının yorum yapabilmesini sağlayabiliyorsunuz. American Express de kendi uygulaması Social Currency sayesinde AmEx ile yaptığınız alışverişlerinizi Foursquare platformu üzerinden paylaşabilmenizi sağlıyor.

İlk bakışta garip bir fikir gibi görünse de, aslında satın aldığımız birçok şeyin kimliğimizi yansıttığını, markalara bile çoğunlukla onlarla özdeşleşebildiğimiz oranda yöneldiğimizi düşününce daha mantıklı bir hal alıyor bu paylaşım şekli. Aslında sosyal ağlarda alışveriş paylaşmak, alışveriş merkezinde torba taşımaya benziyor. Sosyal ortamda paylaştıklarımız, çok da göstermek istemediğimiz eciş bücüş torbaları birleştirip sokuşturduğumuz o büyük havalı torbalar. Eğer marka tüketicisine doğru mesajları ilettiyse, kişi o markayı kullanırken bir hayat tarzına ait olduğunu, parasının doğru yere gittiğini hissediyor ve markayı kullanmaktan gurur duyar hale geliyor. Durum böyle olunca da yaptığı alışverişi sosyal çevresi ile paylaşmaktan çekinmediği gibi bunu çoğunlukla kendini diğerlerine anlatmak ve yansıttığı kimliği pekiştirmek için yapıyor. Dolayısıyla bu tip paylaşım mecralarında da özellikle tüketici ile doğru ilişkiyi kurabilmiş, onlarla anlamlı etkileşimlere girebilmiş, tüketiciye kendini iyi hissettirmeyi başarabilmiş markalar ön plana çıkacak gibi görünüyor.

Solis yazısını hiçbir markanın “ada” olmadığını, markaların artık sundukları değerleri daha iyi anlatabilmek için tüketicilere uzanan köprüler kurmaları gerektiğini belirterek noktalıyor. Kıssadan hisse ise şu sanıyorum: sosyal ticaret çağında markalar için gerçek başarı, sosyal araçları alışveriş tecrübesine dahil etmek ve sosyal tüketiciyi anlayarak onu hoş tutmaktan geçecek.

"Han Duvarları" uzunluğunda bu yazı ile birkaç ayın acısını çıkarmış oldum galiba. Yeni konu ve konuklarla, yeni bir yazıda görüşmek üzere… :)

Tüketici artık “sosyal”

Aylardır blogumu ihmal ediyor, yazmak istediklerimi sürekli bir kenara not etmeme rağmen yazma aktivitesini erteleyip duruyordum… Nitekim bugün Fast Company’de okuduğum, Brian Solis tarafından hazırlanmış "The Dawn of the Social Consumer" adlı yazı o kadar hoşuma gitti ki, hiç bekletmeden paylaşmak istedim.

Solis’in yazısından çıkan ana fikir artık tüketicilerin “sosyal tüketici” haline geldiği ve “sosyal ticaret” döneminin başladığı. Markaların artık günümüzde başarılı olmak için sosyal araçları alışveriş tecrübesine dahil etmeleri gerektiğini anlatan Solis, bu işi iyi yapan bazı markalardan da örnekler vermiş. Ben aşağıda bir özetini yorumlarımla iletiyorum, tamamını okumak isteyenler için ise yazı burada.

Artık tüketicilerin markalarla etkileşime girmesini sağlayan bir çok mecra var. Internet, sosyal ağlar, Foursquare gibi lokasyon bazlı uygulamalar sayesinde tüketici ile marka arasında kurulan bağın zamanla değeri artıyor ve bu etkileşimler hem tüketiciye hem de markaya fayda sağlamaya başlıyor. Marka ile sosyalleşen ve bunu farklı mecralardan duyuran tüketiciler ise artık bu etkileşimler ve markaya sağladıkları fayda karşılığında ödüllendirilmeyi bekliyorlar.

Gap bu işi güzel yapan markalardan biri. Yazın yaptıkları 1 günlük kampanyada mağazaya Foursquare ile check-in yapan veya Facebook’taki davetiyenin çıktısını yanında götüren müşterilere %25 indirim verdiler. Belli ki Gap böyle bir indirimin, sosyal ağlarda yaratacağı pozitif algı etkisinin karşısında önemli bir maliyet olmadığına inanıyor. Bu da sosyal mecralardaki “kulaktan-kulağa” etkisinin artık bir para birimi haline geldiğini gösteriyor.

Eskiden mobil pazarlama konuşurken, müşteriye mağazanın önünden geçerken SMS ile promosyon göndermekten bahsederdik. Tabi o zamanlar ne iPhone vardı, ne de şu anki gibi bir uygulama dünyası. O günlerde müşteri için kafamızda biçtiğimiz daha pasif bir roldü: müşteri promosyon mesajları almayı kabul eder, ama promosyonun verilip verilmeyeceği, ya da ne zaman, nerede verileceği markaya bağlıdır. Müşteri aktif olarak promosyon arayamaz, hak iddia edemez. Velhasıl geldiğimiz noktada özellikle bu Foursquare kampanyaları ya da Shopkick gibi uygulamalar sayesinde müşteri belli bir mağazaya gelerek, orada herhangi bir promosyon olup olmadığını sorgulayabilir, hatta sırf oraya geldiği için promosyonu hak ettiğini düşünür hale geldi.

Yazıda da anlatılan Shopkick, enteresan bir uygulama. Kullanıcı Foursquare’de olduğu gibi mağazaya check-in yapmakla kalmıyor, mağazaya geldiği için puan kazanıyor ve telefonuyla barkodları tarayarak ürünlere özel promosyonları öğrenebiliyor. Mağazaya yerleştirilen vericiler sayesinde marka kullanıcının mağazanın tam neresinde olduğunu tespit edip onları mağazadaki özel indirim ve promosyonlara yönlendirebiliyor. Bu uygulamayı başarılı bir şekilde kullanan bir marka için kazanç büyük: bilinçli bir tüketiciyi mağazasının içine çekmekle kalmıyor, mağazada vakit geçirip ürünleri teker teker incelemesini sağlıyor.

Solis’in yazısında değindiği bir diğer konu da, tüketicilerin yaptıkları alışverişleri sosyal ağlarda paylaşma eğilimi. Bu eğilime hitap eden sitelerin başında Blippy geliyor. Blippy hesabınızı iTunes, Best Buy, Zappos, Groupon gibi sitelerdeki hesabınıza veya herhangi bir kredi kartınıza bağlayarak istediğiniz alışverişlerinizin profilinizde görünmesini, satın aldığınız şey hakkında sizin ve başkalarının yorum yapabilmesini sağlayabiliyorsunuz. American Express de kendi uygulaması Social Currency sayesinde AmEx ile yaptığınız alışverişlerinizi Foursquare platformu üzerinden paylaşabilmenizi sağlıyor.

İlk bakışta garip bir fikir gibi görünse de, aslında satın aldığımız birçok şeyin kimliğimizi yansıttığını, markalara bile çoğunlukla onlarla özdeşleşebildiğimiz oranda yöneldiğimizi düşününce daha mantıklı bir hal alıyor bu paylaşım şekli. Aslında sosyal ağlarda alışveriş paylaşmak, alışveriş merkezinde torba taşımaya benziyor. Sosyal ortamda paylaştıklarımız, çok da göstermek istemediğimiz eciş bücüş torbaları birleştirip sokuşturduğumuz o büyük havalı torbalar. Eğer marka tüketicisine doğru mesajları ilettiyse, kişi o markayı kullanırken bir hayat tarzına ait olduğunu, parasının doğru yere gittiğini hissediyor ve markayı kullanmaktan gurur duyar hale geliyor. Durum böyle olunca da yaptığı alışverişi sosyal çevresi ile paylaşmaktan çekinmediği gibi bunu çoğunlukla kendini diğerlerine anlatmak ve yansıttığı kimliği pekiştirmek için yapıyor. Dolayısıyla bu tip paylaşım mecralarında da özellikle tüketici ile doğru ilişkiyi kurabilmiş, onlarla anlamlı etkileşimlere girebilmiş, tüketiciye kendini iyi hissettirmeyi başarabilmiş markalar ön plana çıkacak gibi görünüyor.

Solis yazısını hiçbir markanın “ada” olmadığını, markaların artık sundukları değerleri daha iyi anlatabilmek için tüketicilere uzanan köprüler kurmaları gerektiğini belirterek noktalıyor. Kıssadan hisse ise şu sanıyorum: sosyal ticaret çağında markalar için gerçek başarı, sosyal araçları alışveriş tecrübesine dahil etmek ve sosyal tüketiciyi anlayarak onu hoş tutmaktan geçecek.

"Han Duvarları" uzunluğunda bu yazı ile birkaç ayın acısını çıkarmış oldum galiba. Yeni konu ve konuklarla, yeni bir yazıda görüşmek üzere… :)

08

Jun

Kamboçyalı çiftçiye borç verdim

Kiva, 2008’in başından beri üye olduğum bir “micro-lending” sitesi. Dünyanın farklı yerlerinde kendi işini yapmaya çalışan girişimcilere belli bir vade ile borç vererek destek olmanızı sağlıyor.

"Girişimci" dediysem, aklınıza takım elbiseli iş adamları gelmesin… bu site sayesinde hiç tanımadığı insanlardan destek gören 360 bini aşkın kişi arasında pirinç tarlasını sürmek için bir ineğe daha ihtiyacı olan Kamboçyalı çiftçi de var, dikiş makinesi ve kumaş almak isteyen Togo’lu terzi de.

Kiva, girdiği ülkelerde mikrofinans kuruluşları ile anlaşıyor ve bu kuruluşlar Kiva ile girişimciler arasında köprü görevi görüyor. Girişimciden ihtiyacı olan miktar ve yaptığı iş ile ilgili bilgi alan bu kuruluşlar, Kiva sitesinde kişi hakkında bir profil yaratıyor ve böylece girişimci için borç alma süreci başlıyor.

Seçtiğiniz girişimciye 25 dolar ve üzerinde istediğiniz miktarda borç verebiliyorsunuz. Her girişimcinin profilinde, size paranızı kaç ayda geri ödeyeceği belirtilmiş durumda. Girişimciniz her ay geri ödeme yaptığında Kiva size bir email ile haber veriyor.

Tüm paranız geri ödendikten sonra ise isterseniz paranızı PayPal ile geri alabiliyor, ya da yeni bir girişimciyi desteklemeye başlayabiliyorsunuz. Mesela ben bugüne kadar hem ödemesini tamamlayan 8 kişiden aldığım parayı yeniden yönlendirerek, hem de arada ufak tefek katkılar yaparak toplam 14 kişiye (bir kısmı için bkz. resim) destek oldum.

Bugüne kadar Kiva üzerinden 450 binden fazla kişi borç vermiş, kişi başı desteklenen ortalama kişi sayısı ise 5,7. Kiva aracılığıyla destek arayan bir girişimci ise ortalama 134 saatte, yani 5-6 günde ihtiyacı olan parayı toplayabiliyor. Bugüne kadar verilen borçların - ki toplamda 140 milyon dolardan fazla ediyor - %98’i geri ödenmiş, ödenmeyen borçlar ise aradaki mikrofinans kuruluşlarının güvencesi altında.

Uzun lafın kısası, kaybedilecek hiç bir şey yok… Dünyanın bir başka ucunda, hiç tanımadığınız birine bir el uzatmak ve belki de hayatını değiştirmek için tek gereken bir PayPal hesabı ve tabi ki niyet.

Ümidim en kısa zamanda Türkiye’den bir mikrofinans kuruluşunun da sisteme dahil olması. Ama o zamana kadar siz de benim gibi yapıp, mesela Nijerya’da bakkallık yapan 5 çocuklu bir kadına dükkanını doldurması için yardımcı olabilirsiniz :)

Bu arada Kiva'nın anlamını söylemeden geçmeyeyim; Swahili dilinde “birleşme, bir araya gelme” anlamına geliyor. Dünyanın binbir köşesinden insanları, birilerine yardım etmek için bir araya getiren bir site için daha güzel bir isim de olamazdı muhtemelen.

Dünya Kupası’nı Google’lamak :)

Bugünlerde her marka Dünya Kupası ile ilgili birşeyler yapmak derdinde. Logosunu birbirinden yaratıcı varyasyonlarla özel günlere adapte eden Google’dan da bir şey geleceği belliydi :)

Fakat bu sefer Google, hakikaten kendisi için bile farklı bir şey yapmış. Anasayfadaki logo ile oynamak yerine (ki onu da önümüzdeki günlerde yapacaktır büyük ihtimalle), “World Cup” diye arama yapıldığında en altta sayfa numaralarının üzerinde çıkan Google logosu yerine, aynı formatta Gooooooooal! yazısının çıkmasını sağlamış:




Planlıyorlar mı bilmiyorum ama ne yazık ki şu aşamada bu güzel sürprizi yerelleştirmemişler. Google.com.tr’de aynı şeyi görmek için yine “world cup” diye aramak gerekiyor, “dünya kupası” diye aradığınızda olmuyor. Bunu her ülkenin kendi domain’inde o ülkenin dilindeki karşılığı ile yapsalar daha da güzel olurmuş bence.


Email’le gelen adresi anında harita üzerinde gör!

Email ile gelen bir adresi bulmak için Google Maps’e girenlerdenseniz, Google’ın lanse ettiği yeni özellik hayatınızı epey kolaylaştıracak.

Gmail kullanıcıları artık gelen mail’lerin metninde yer alan adresleri, aynı mail içinde interaktif bir Google Maps haritası üzerinde görebilecekler.


Bu yeni fonksiyonu kullanmaya başlamak için yapmak gereken Google Labs > Settings altından “Google Maps previews in mail” seçeneğini aktive etmek. Servis ilk etapta standart formatta yazılan adreslerden sadece ABD’de olanlarını otomatik olarak algılayıp haritaya dönüştürebiliyor, ama eğer mail içinde yer alan Google Maps URL’i ise, uluslarası tüm adresler mail içinde harita olarak görüntülenebiliyor. Yani Gmail’i olanlara gönderdiğiniz mail’lerde adresi Maps URL’i halinde de ekleyip, mesela buluşacağınız yeri direkt harita üzerinde görmelerini sağlayabilirsiniz.


Google Buzz üzerinden yapacağınız duyurularda da yine Maps URL’ini ekleyerek, post’unuzun direkt harita ile yayınlanmasını sağlayabilirsiniz… vereceğiniz bir partiyi duyurmak için harika bir yöntem bence!

Kamboçyalı çiftçiye borç verdim

Kiva, 2008’in başından beri üye olduğum bir “micro-lending” sitesi. Dünyanın farklı yerlerinde kendi işini yapmaya çalışan girişimcilere belli bir vade ile borç vererek destek olmanızı sağlıyor.

"Girişimci" dediysem, aklınıza takım elbiseli iş adamları gelmesin… bu site sayesinde hiç tanımadığı insanlardan destek gören 360 bini aşkın kişi arasında pirinç tarlasını sürmek için bir ineğe daha ihtiyacı olan Kamboçyalı çiftçi de var, dikiş makinesi ve kumaş almak isteyen Togo’lu terzi de.

Kiva, girdiği ülkelerde mikrofinans kuruluşları ile anlaşıyor ve bu kuruluşlar Kiva ile girişimciler arasında köprü görevi görüyor. Girişimciden ihtiyacı olan miktar ve yaptığı iş ile ilgili bilgi alan bu kuruluşlar, Kiva sitesinde kişi hakkında bir profil yaratıyor ve böylece girişimci için borç alma süreci başlıyor.

Seçtiğiniz girişimciye 25 dolar ve üzerinde istediğiniz miktarda borç verebiliyorsunuz. Her girişimcinin profilinde, size paranızı kaç ayda geri ödeyeceği belirtilmiş durumda. Girişimciniz her ay geri ödeme yaptığında Kiva size bir email ile haber veriyor.

Tüm paranız geri ödendikten sonra ise isterseniz paranızı PayPal ile geri alabiliyor, ya da yeni bir girişimciyi desteklemeye başlayabiliyorsunuz. Mesela ben bugüne kadar hem ödemesini tamamlayan 8 kişiden aldığım parayı yeniden yönlendirerek, hem de arada ufak tefek katkılar yaparak toplam 14 kişiye (bir kısmı için bkz. resim) destek oldum.

Bugüne kadar Kiva üzerinden 450 binden fazla kişi borç vermiş, kişi başı desteklenen ortalama kişi sayısı ise 5,7. Kiva aracılığıyla destek arayan bir girişimci ise ortalama 134 saatte, yani 5-6 günde ihtiyacı olan parayı toplayabiliyor. Bugüne kadar verilen borçların - ki toplamda 140 milyon dolardan fazla ediyor - %98’i geri ödenmiş, ödenmeyen borçlar ise aradaki mikrofinans kuruluşlarının güvencesi altında.

Uzun lafın kısası, kaybedilecek hiç bir şey yok… Dünyanın bir başka ucunda, hiç tanımadığınız birine bir el uzatmak ve belki de hayatını değiştirmek için tek gereken bir PayPal hesabı ve tabi ki niyet.

Ümidim en kısa zamanda Türkiye’den bir mikrofinans kuruluşunun da sisteme dahil olması. Ama o zamana kadar siz de benim gibi yapıp, mesela Nijerya’da bakkallık yapan 5 çocuklu bir kadına dükkanını doldurması için yardımcı olabilirsiniz :)

Bu arada Kiva'nın anlamını söylemeden geçmeyeyim; Swahili dilinde “birleşme, bir araya gelme” anlamına geliyor. Dünyanın binbir köşesinden insanları, birilerine yardım etmek için bir araya getiren bir site için daha güzel bir isim de olamazdı muhtemelen.